Blog sayfasını düzgün görebilmeniz için "MOZİLA FİREFOX"ile açınız.

*** Hayatın getirdikleri ve götürdükleri *** - Ömer Sabri KURŞUN - Ö.S.KURŞUN - Blogcu http://omersabrikursun.blogcu.com/TÜRKİYE CANIM FEDA



Ömer Sabri KURŞUNhttp://kursunsabriomer.blogspot.com
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!
Üye adı:
Şifreniz:

Ömer Sabri KURŞUN

• 8/12/2009 - Mutluluk...

Kategori: Yazilarim

Mutluluk, bakmaktır, saygı duymaktır, dinlemektir, güvenmektir,
sürprizlerdir...
Mutluluk hayatta ki küçük sürprizlerdir... Söyle bana eğer her şeyi bilirsen
sana nasıl sürpriz yapabilirim? Arada bir kapat gözlerini, hesaplama her
adımı, bilme geleceği ne olur...

Mutluluk bu günde yaşamaktır... Söyle bana eğer geçmişin tozlu katmanları
arasında kalmışsan seni nasıl görebilirim, duyabilirim yada dokunabilirim?
Arada bir dön bana, geçmişi bir yana bırakıp şu dakikaları benimle yaşa ne
olur...

Mutluluk oyun oynayabilmektir... Söyle bana her sözümü ciddiye alırsan
seninle nasıl şakalaşabilirim? Arada bir gevşe, sakinleş, umursama
kelimelerin altında yatan derin ve büyük anlamları, oyna benimle ne olur...

Mutluluk paylaşmaktır... Söyle bana eğer en derin korkularını, sırlarını,
utançlarını benden saklıyorsan, senin yaşamını nasıl paylaşabilirim? Arada
bir açıl bana, zayıflıklarını da sevmek istiyorum en az güçlü kolların
kadar...

Mutluluk özgürlüktür...Söyle bana her yaptığıma karışıp beni sevgi
zincirlerinle bağlarsan nasıl seni sevdiğimi ıspatlayabilirim? Hep içinde
bir korku olmaz mı 'ya beni bırakıp giderse bir gün?' diye... Arada bir
güven bana, serbest bırak, risk al, bırak seni özgürce sevebileyim ve her
gün seninle kalmaya yeniden karar verebileyim...

Mutluluk güvenebilmektir...Söyle bana eğer duygularını ve düşüncelerini açık
yüreklilikle bana anlatamıyorsan, nasıl kendimi sana yakın hissedebilirim?
Nasıl kendimi sana teslim edebilirim? Arada bir kabuğundan sıyrıl ve bana
güvenmeye çalış, sana güvenmeme izin ver ne olur...

Mutluluk fedakarlıktır... Söyle bana sürekli benim için yaptıklarını yüzüme
vurup durursan, fedakarlıklarının değerini nasıl görebilirim? Arada bir
sabret ve bırak yaptıklarını ben göreyim, sana teşekkür edebileyim...

Mutluluk dinlemektir... Söyle bana sürekli kendinden bahsediyorsan seni
nasıl dinleyebilirim? Arada bir soru sor bana, gerçekten ilgilen benim
söylemek istediklerimle, merak et ne olur...

Mutluluk saygı duymaktır... Söyle bana sürekli arkadaşlarımı, dinlediğim
müziği, giydiğim kıyafetleri, sözlerimi, tavırlarımı eleştiriyorsan, nasıl
kendime saygı duyabilirim? Arada bir beğenmesen bile kabullen benimle ilgili
gerçekleri ne olur...
Mutluluk bakmaktır...Söyle bana başım ağrıyor dediğimde umarsızca 'ağrı kesici al' dediğinde nasıl sevildiğimi hissedebilirim? Arada bir yanıma gel,
serin elini başıma koy, yatır beni koltuğa, üzerime bir battaniye ört, hatta uzanıver yanıma, bana tatlı bir hikaye anlat ne olur....
alıntı



(a)


              http://omersabrikursun.blogcu.com
Yorum(yok)  ::  Yorum yaz!  ::  Bağlantı

http://omersabrikursun.blogcu.com
###################################

• 8/12/2009 - SERAP'lar yakılsın ki, “TERÖRİSTİN GURURU”(!) zedelenmesin…


Aşağıdaki fotoğrafa iyi bakın… İyi bakın, çünkü birkaç gün geçmeden unutacaksınız! Tıpkı bugüne kadar unuttuğumuz binlerce terör kurbanı ve şehit gibi… Şimdi, şu anda “vah, vah…” diyeceksiniz, “bunu yapanlar insan olamaz! Vahşet bu!” diyeceksiniz, ama bir hafta bile geçmeden ne insanlık hatırlanacak ne de bu vahşet…

Aşağıdaki fotoğrafa iyi bakın… Fotoğraftaki kız henüz 17 yaşında… Evet, bu haliyle o kadar genç görünmüyor, ama gerçekten daha 17 yaşında…


Adı, Serap… Soyadı, Eser…

Serap Eser isimli bu evladımız, üniversitesi sınavlarına hazırlanıyordu. Amacı, hemşire olmak; ileride, şimdi kendi başına gelen bu faciaya benzer barbarlıklara maruz kalacak insanlara yardım etmekti. Orhan Cemal Fersoy Lisesi son sınıf öğrencisi olan Serap, hafta sonları da İstanbul Zeytinburnu’nda bir dershaneye gidiyor, üniversitesi sınavlarını kazanmak için harıl harıl çalışıyordu. Pazar günü dershane çıkışında telefonla babasını aradı ve kendisini evlerinin yakınındaki otobüs durağından almasını istedi. Sonrasını, Serap’ın babasından dinleyelim:

“Durağa geldiğimde 5-6 kişilik bir grup ateş yakmış etrafında oturuyordu. Otobüs yaklaşınca bir anda koşmaya başladılar ve ellerindeki şişeleri attılar. Otobüsün kapısı açıktı. Arka kapının orada birisi yanmaya başladı. Hemen müdahale ettim ellerimle. Yanan kişinin üzerini söndürmeye çalıştım. Baktım ki kızım… Neye uğradığımı şaşırdım. Kızım gözümün önünde yanıyordu. Ceketimi çıkardım, ama söndürmek ne mümkün. Birisi otobüsün yangın tüpünü getirdi, ama boştu. O sırada bir araba durdu, onun yangın tüpüyle söndürebildik. Ama biricik kızım yanmıştı.”

Evet, Serap’ı yaktılar! Babasının gözleri önünde cayır cayır yaktılar Serap’ı…

Bu vahşetin sorumlularının hedefi Serap mıydı peki? Ellerindeki şişeleri otobüsün açık kapısından içeri atanların amacı Serap’ı yakmak mıydı?

Serap’ın yerinde “Ayşe” de olabilirdi! Veya “Mustafa”… Yahut da “Mehmet Amca” ya da “Zehra Teyze”… Serap’ın bindiği o otobüste, sizin kızınız, oğlunuz, anneniz, babanız, eşiniz, kardeşiniz de olabilirdi! Onların tek suçu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktı. Bu bahiste isimlerin ne önemi var? Terörist kendine kurban seçerken, nüfus cüzdanına bakmıyor ki!

Peki, kim yaptı bu barbarlığı? Serap’ı kimler yaktı?

Gazeteler bu insanlık dışı saldırıyı teröristlerin yaptığını yazdı.

İyi de kim o teröristler? İsmi yok mu o teröristlerin? Bugüne kadar İstanbul’un Zeytinburnu, Kâğıthane, Küçükçekmece, Gazi Mahallesi gibi bölgelerinde bu tür ”molotof kokteylli” saldırıları kim gerçekleştiriyordu? Bugüne kadar sivil hedeflere kör bir terörle saldırıp kadın, çoluk, çocuk, yaşlı, genç demeden can alan, dehşet salmaya çalışan terör örgütü hangisiydi?

“Pe-Ke-Ke…”

Bu eylemi de PKK ya da onun büyük şehirlerdeki uzantısı veya destekçisi olan gruplardan biri yapmadı mı?

Ama bu vahşeti manşetlerine taşıyan gazetelerde PKK ismi yok! Sadece “teröristler” ibaresi var.

Neden?

Sözde “Barış süreci” zarar görmesin, sözde “Birlik ve Kardeşlik Projesi” yıpranmasın diye mi?

Şimdi, alevlerin kurbanı zavallı Serap’ın halini gösterip, “bu mu barış, bu mu kardeşlik?” diye sormak, “kin ve nefret duygularını tahrik etmek” ya da “savaş kışkırtıcılığı” yapmak mı oluyor yoksa? Peki, bu vahşet karşısında suskun kalmak ne anlama gelir o zaman? Serap’ın fotoğrafına baktığınızda içinizde hangi duygular oluşuyor?

Televizyonu açıyorsunuz, ekranda bir bölücü, ağzından bal damlıyor! “Kan dursun” diyor, “anneler ağlamasın” diyor,“barış olsun” diyor! Sonra alçakça tehdit ediyor:

“Öcalan ya da PKK muhatap alınmazsa kan durmaz, barış olmaz!”

Bu aşağılık tehditlerle süslü sahtekârlık, televizyon ekranlarından her akşam tekrarlanırken, derslerinden başka kaygısı olmayan Serap’ı cayır cayır yakıyorlar İstanbul’un göbeğinde! “Anneler ağlamasın” diyen sahtekârlar, Serap’ın annesini duyuyorlar mı? “Yanan kişinin üzerini söndürmeye çalıştım. Baktım ki kızım… Neye uğradığımı şaşırdım. Biricik kızım yanmıştı” diyen acılı babanın feryadının bir önemi var mı bu alçaklar için?

34 PKK’lı Habur’dan Türkiye giriş yapıp ellerini kollarını sallayarak, davul zurna eşliğinde Diyarbakır’a kadar gelirken, PKK teröristleri Hakkâri’nin Çukurca ilçesinde Jandarma Karakolu’na havan topu ile saldırıyordu!

PKK teröristleri tarafından yakılan 17 yaşındaki Serap hastanede acılar içinde kıvranırken, Diyarbakır’ı ziyaret eden Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç uçakta gazetecilerle konuşuyor ve “Gururları zedelenmeden dağdan inip teslim olmalılar. İlla ki ‘pişmanım’ denmesine gerek olmayabilir” diyordu! (Hürriyet, 12.10.2009)

Bu kör terör yüzünden 17 yaşında bütün yaşamı altüst olan ve yıllarca bu vahşetin şoku ile mücadele etmek zorunda kalacak olan Serap’ın; asker, polis, genç, yaşlı, çoluk, çocuk binlerce insanın katillerinin “gururunun” (!) zedelenmemesi kadar önemi var mı?

YUKARIDAKİ FOTOĞRAFA İYİ BAKIN!

İyi bakın ve “barış” gibi kutsal bir kavramı kirleten, annelerin acılarını alçaklıklarına maske yapmaya çalışan, teröristin sözde “gururunu” bir terör kurbanından daha çok önemseyenleri dinledikçe, 17 yaşında PKK terörünün kurbanı olan Serap Eser’i hatırlayın!




SERAPLAR YAKILSIN Kİ, “TERÖRİSTİN GURURU”(!) ZEDELENMESİN…

Sn.Serdar Ant'ın "BELLEK" başlıklı blogspot sayfasından alıntıdır.


(a)


              http://omersabrikursun.blogcu.com
Yorum(yok)  ::  Yorum yaz!  ::  Bağlantı

http://omersabrikursun.blogcu.com
###################################

• 5/12/2009 - Google'dan sessiz sedasız internet sözlüğü

Kategori: Teknoloji
Google'dan sessiz sedasız internet sözlüğü

İnternet devi Google,28 dilde tercüme yapabilen bir online sözlük hizmetini hiçbir açıklama yapmadan sessiz sedasız başlattı.
"google.com/dictionary" internet adresinden dün başlayan tercüme hizmeti sade bir sayfadan kullanıcılara istenilen dilden diğer dile çeviri yapabiliyor.
Henüz Türkçe hizmet vermeyen online sözlük,İngilizce'den diğer dillere veya diğer dillerden İngilizce'ye başarılı bir şekilde tercüme yapıyor.


(a)


              http://omersabrikursun.blogcu.com
Yorum(yok)  ::  Yorum yaz!  ::  Bağlantı

http://omersabrikursun.blogcu.com
###################################

• 4/12/2009 - Ölüm ve Sanat ilişkisi...

Kategori: Bilim dunyasi

Ölüm ve Sanat ilişkisi


Ölüm Düşüncesinin Sanata Etkisi...

Araştırmalar, en ilkel yaşam koşulları içinde bulunan toplulukların bile sanatları olduğunu göstermektedir. Tarih öncesi çağlara ait birçok mağaralarda -Lascaux ve Altamira- türlü tekniklerle yapılmış, gerçekten şaşırtıcı ölçüde sanat değeri taşıyan, duvar resimlerine rastlanmıştır. Bu bulgular, sanatın ilk insanlardan beri var olduğunu gösteren işaretlerdir.
Arkeolojik bulgular ilk insandan bu yana ölü gömme, mezar hazırlama kültürünün oluştuğunu göstermektedir. Aynı kültüre ait toplulukların mezarları açıldığı zaman benzer gömme şekillerine rastlanmaktadır.

Ölüye duyulan saygı, ölü gömme, mezar hazırlama gibi etkinliklerin önem kazanmasına zemin hazırlamıştır. Ölüler için yapılan odalar, yaşama mekanları, araç ve gereçler hep ölüye verilen değere göre şekillenmiştir.

Ölüler için yapılan sandukalar, önceleri pişirilmiş topraktan, sonra ise taştan oyularak yapılmıştır. Lahit denilen taştan sandukalar, zamanla büyük oda şeklini almıştır. İri taşlardan ve tek parça bir çatıdan yapılan bu mezar odalarına dolmen denilmiştir.
Ölüye tahrip edilmesi zor mezarlar yapma düşüncesi, mimariyi anıtsal bir yönde gitmeye zorlamıştır.

İlk insanlardan bu yana çeşitli yaşama mekânlarının hazırlanması değişik şekillerde de olsa öldükten sonra yaşanacağına dair inançların bulunduğunu göstermektedir. İnsanlar varlığının tabii bir sonucu olarak ebediyete her zaman ilgi duymuşlardır. İnsanların İlahî mesajı algılama imkanı elde etmedikleri dönemlerde bile ebediyet duygusunun çeşitli yansımalarını göstermişlerdir.
Bunun örneklerinden birisi, o dönemlerde hem devlet başkanı, hem de tanrı olan Firavunların gücünü ve devletin gücünü sembolize eden piramitlerdir. İnancın zayıfladığı veya kaybolmaya başladığı bu dönemde Firavun ebedilik duygusunu bu şekilde tatmin etmiştir. Zira piramitler incelendiğinde sağlam formlarının içe gömülen cepheleri ile ebediliğin sembolü gibi görülmüştür. Ölü, piramidin içinde kalır, kendisini dışarıya göstermez. Ve rahatsız edilmek istemez. Bu rahatsız edilmeme ifadesini, muazzam taş blokların ayırdığı, dışarı çıkışı olmayan bir yere çekilerek gösterir.

Ayrıca ilk olarak Mısır'da karşılaştığımız, ebedi olma fikrinin bir yansıması olan, ölülerin bozulmaması için yapmış oldukları (tahnit) mumya tekniğidir.
Mısır sanatında heykel yapımının gelişmesi de ebediyet duygusu ile açıklanır. Mısır'da heykel, bir insanın hayatını bu dünyada da temsil ettiğine inanılırdı; heykel bir eser olarak değil, bir hayat olarak değerlendirilmiştir. Mezarlardaki heykel ve resimler ile, ölümsüzlüğe ulaşılmak istenmiştir. İnançlarına göre heykeller, kişi öldükten sonra ona hayatını idame etme imkanı sunduğundan Mısırlılar için heykel zaruri bir ihtiyaç haline gelmiştir.

Mısır'da heykel sanatı bu kadar gelişim gösterirken, aynı dönemlerde örneğin Babil Sanatından bize çok az insan tasvirleri gelmiştir. Bu, eserlerinin bugüne dek kalanlarının az olmasından değil, insan figürüne önem vermeyişlerinden kaynaklanmaktadır. Heykel yapımının geliştiğini gördüğümüz uygarlıkta Grek'dir; fakat Grek'deki heykel sanatı ile Mısır'daki heykel sanatının gelişimini aynı nedenlerle açıklamak mümkün görünmüyor. Mısır'da heykel dinsel bir esastan kaynaklanırken, Grek'de efsanelerden kaynaklanmıştır. Mısır sanatı seyirci için yapılmamıştır. Heykeller bizzat o insanın (ölen) yerini tutmuştur. Yani bir ideal olma durumu Mısır'da yoktur. Grek'de ise, asıl ilke seyircinin bakış noktası olmuştur.

Mısır'da heykelin kime ait olduğu belirtilmek istenmiştir. Grek'te ise ortak ideal insan tipi önem kazanmıştır. Grek heykel sanatında dikkat çeken bir unsur da Grekler için psikolojik iç niyetler heykel için bir değer taşımıyor. Hatta maddenin anlatımı da Grek sanatında yoktur. Heykellerdeki yüz ifadelerinin olmayışının sebebi, olgun insanın hiçbir şekilde hissiyatını belli etmeme fikri bu dönemde Yunanlının inandığı bir husustur. Grek efsaneler sanatı olduğu için, eserlerde bir ruhsuzluk ve manasızlık göze çarpar. Ahiret inancı olamayan Grek sanatı manadan yoksun bir şekildedir. Ele geçen eserlerde genelde nazarların dünyaya çevrildiği görülür. İdeal insan tipi arayışı, spor gösteri resimleri ve efsanevi ve dünyevileştirdikleri tanrılarına yapılan tapınaklardan ibarettir.

İÖ 1000 yıllarında Avrupa'yı özellikle İtalya'ya iki sanat etkilemiştir. Bunlardan biri Grek sanatıdır. Diğeri ise, ön Asya'dan İtalya'ya göç edip yerleşen Etrüsklerin sanatıdır. Etrüksler gelmeden önce ölülerini yakan İtalyanlar, bunların gelmesinden sonra ön Asya yapı unsurlarından olan kubbeli oda mezar mimarisini benimsemişlerdir. Ve ölülerini toprağa gömmeye başlamışlardır. Grek sanatının aksine Etrüskler'de öldükten sonra bir hayatın olduğuna dair inanışlar vardır. Kendine has bir heykel mimarisi geliştiren Etrüsklerde heykel kişi öldükten sonra, hatıra olarak kalsın diye yapılmıştır. Heykellerini kadın erkek çift olarak yapan Etrüskler, hayattaki evlilik durumunun tespitiyle öldükten sonra da yaşamak istediklerini ifade etmişlerdir.

Etrükslerde heykeller Mısır kültüründe gördüğümüz gibi ölünün yanına konulan eşyalar gibidir. Yani bunlar ölünün kendi hayatı ile ilgilidir. Kısacası kişisel hayata ait zevk ve mutluluğun ölümsüz olması için bu şekilde tasvirler vardır. Etrüskler'de yer altı mezarlarına "Nekrapol" denir, anlamı ölüler şehri demektir.

Hıristiyanlığı İS 312'de resmi din olarak kabul eden Roma'da, Grek sanatı 300 yıl kadar daha hakim olmuştur. Grekler (Yunanlı) bu dünyada yaşayan ve insanlarla teması olduğuna inandığı tanrılara tapıyordu. Dünyevi değerler onlar için tanrısal nitelik olabiliyordu. Bütün harekeler ve yaşayışıyla dünyevi olan Yunan tanrıları maddi bir güzelliğe ve fizik yapısına sahiptiler.
Hıristiyanlıkta ise, maddi bütün dünyevi değerler aldatıcı değerler olarak kabul ediliyordu. İlk Hıristiyanlık öbür dünyanın, Yunanlı ise bu dünyanın değerlerine bağlıydı. Yunanlı, Hıristiyanlar gibi öbür dünyanın gerçek kurtuluş yeri olduğunu düşünmüyordu. Yunanlı taptığı tanrıyı insanlaştırıyor, Hıristiyan ise, tanrısını kainatın şekillendiricisi ve tasavvuru bile günah olan bir varlık kabul ediyordu. Bunun için Roma'daki ilk Hıristiyanlar Yunan tapınaklarına nefretle bakıyorlardı.

Hıristiyanlığın kabulü ile Roma'da verilen ilk sanat eserleri, kiliseler, vaftiz evleri, mezar kiliseleri denen mausole'lardır.
Hint sanatında ise, ölüm tasavvurunun sanata yansıdığı en bariz örnek, Buda'nın ölmeden önce talebelerine, "beni bir tümülüse (stupa) gömün" vasiyetiyle, önceden hiç bilinmeyen bir yapı Hint mimarisine girmiştir.
Bu stupalarda Buda'nın hayatıyla ilgili tasvirler bulunmuştur. Hz. İsa'nın hayatı Hıristiyanlık sanatının anlaşılmasında nasıl önemliyse, Buda'nın hayatı da Budizm için önem arzeder. Bu yüzden stupalarda (mezarlarda) Budizm öğretileri ile ilgili resimler yapılmıştır.

Ortaçağda din kilise egemenliğine dayalı dünya görüşünün bütün olarak, tüm toplu kişiler tarafından paylaşılan birliği sarsılmış olan Rönesans döneminde dinin sanat üzerindeki etkisinin yavaş yavaş kalktığını görmekteyiz.
Biz, esasen Roma kiliselerindeki tanrıyı temsil eden apsis tarafındaki kulelerin, Gotik döneminde krallar tarafını temsil eden batı tarafındaki kulelerden daha alçak yapılmaya başlandığı görülür. Ortaçağdaki Gotik kiliseleri ile Rönesans kiliseleri arasında farklar vardır. Ufki sistemli bazilikal Gotik yapı Rönesans’ta merkezi sistemli yapıya dönüşmüştür.
Ortaçağ öbür dünyadaki kurtuluşa, Rönesans ise dünyevi yetkinliğe ve bu dünyadaki kurtuluşa önem veriyordu. Bunun anlamı insanın öbür dünya nimetlerinden vazgeçip, bu dünyanın nimetlerine önem vermesi demekti. Ortaçağda eserine imzasını atmayan sanatçı, Rönesans’ta kendi "yapma" gücüne inandığından eserinin altına imzasını atacaktır. Mimaride ve resimlerde Gotik dikey hatları yerine Rönesans’ta yatay hatlar hakim olmuş. Sonsuzluk yerine ölçü, çok parçacılık yerine sakin ve dünyevi bir yapı tarzı ortaya çıkmıştır. İnancın çizgiler üzerinde bile tesiri olmuştur.

Rönesans sanatçıları, ortaçağın kutsal öbür dünyası yerine, bu dünyanın gözlemine dayalı bir mekan dünyası ele alırlar. Özellikle Rönesans’ta resim sanatında da inanç ve inancın zayıflamaları etkisi açık görülmektedir. Ortaçağ resim felsefesine uygun olarak açık hava (manzara) görülmüyor. Gözleme dayanmayan mantıki bir tasavvurdan ibaret olan ortaçağ resminde, renkler de doğasına uygun kullanılmıyor. Rönesans’ta ise gözlemci, bir noktadan bakışa göre edinilmiş resimler ortaya çıkarıyor. Yani doğasallığa bir yöneliş vardır.
Rönesans’ta gördüğümüz bir diğer özellik, ölüden alınan yüz kalıbı ve bu kalıbın cenazede tabutun üzerinde taşınmasıdır. Bu davranış çok eskidir ve portre sanatının gelişmesine sebep olmuştur.

Bundan amaç da yine kişinin ölümsüzlüğü simgelemesidir..
Burada önemli olan nokta şudur, sanat dine hizmet ettiği sıralarda herkes sırf dini anlattığı için resimle ilgileniyordu. En cahilinden en kültürlüsüne kadar herkes, sanatla dolayısıyla ilgilenmiş oluyordu. Ancak sanat dinle ilişkisini kesince, bu kez din yüzünden sanatla karşı karşıya gelen vasat insanın, sanatla ilişkisi de kopmuş oluyordu. Böylece sanat artık dar bir zümreye hitap etmeye başlamıştır.

Yeniçağ, insanın bakışını öbür dünyadan bu dünyaya çevirmiştir. Bu yeni anlayışa göre bütün kurumların da değişmesi gerekmiştir. Böylece mimariden başlayarak möbleye değin her şey değiştirilmiştir.
Rönesans’ta resim sanatında yine Hıristiyan öğretilerin resmedildiği, Hz. İsa, Meryem tasvirleri, Hz Adem ve Havva tasvirlerinin olduğu gözlenir. Fakat bu tasvirler Gotikteki gibi bilinmeyen mekânlarda değil, dünyevi mekanlarda resmediliyor. Meryem tasvirleri önceden tesettürlü çizilirken, Rönesans’ta günün modasına uygun kıyafetli açık Meryem tasvirleri ortaya çıkmıştır.
Rönesans’taki heykellere bakacak olursak, Michelangelo heykellerinde, devasa insanlara rastlamaktayız. Onurlu, düşünceli dev insan tiplerini çağının büyük haksızlıklarına, gaddarlıklarına karşı yapmıştır.

Rönesans sanatçılarından Giorgione hayatının sonuna doğru yaptığı en önemli eserlerinden biri olan, "Kırda Konser" adlı tablosu ilginçtir. Ölüme yaklaşan bir insan düşüncesinin yaşama sevincine doğru yön aldığı anlaşılıyor. Tabloda iki kız, müzik, güneş ve sevgi resmedilmiştir. Bu tablo ile Giorgione hayat dolu dünyasını çevresine sunmaya çalışmıştır. Dikkat edilirse din duygusu da artık resimlerden elini ayağını sessizce çekmektedir.
Asya'da Hıristiyanlığın hakim olduğu Rus sanatında ise, Hıristiyanlıkla ilgili eserler verildiği dönemlerde, Rus sanatçıları Batı'daki kutsal insan tasvirlerini eleştirmişler ve kutsallıklarını bozduklarını söyleyecek kadar dindar bir yapı sergilemişlerdir. Hıristiyan öğretilerine sıkı sıkıya bağlı sanat eserleri vermişlerdir. 19. Yüzyılda Rusya'da geniş fikir akımları doğmuş, dini kalıplar kırılmaya başlamıştır. Özellikle 1920'lerden sonra Sosyalizmin egemen olduğu dönemlerde nesneleri oldukları gibi değil, olması gerektiği şekilde biçimlendirmişlerdir.

Sanatı fikirlerinin yayılması için bir silah olarak görmüşlerdir. Sovyet Yazarları Derneği Başkanı bir dergide şunları yazıyor; "sanat kendi kurtuluş savaşını yapan halkların bir silahıdır. Sanatta geniş halk kitlelerince anlaşılabilecek biçimde, bilgi ışığını ve yeni, ilerici fikirleri anlatacak kuvvet vardır.
Rönesans’tan sonra gelişim içerisinde Sanat, Barok ve Rokoko gibi dönemleri yaşamıştır. Bu dönemlerde heyecanın ve aşkın esas olduğu eserler verilmiştir.
1789 İhtilal inden sonra ise, sanatlarda bazı etkilenmeler olmuştur. Tarihin karanlık çağlarından tarım kültürüne, tarım kültürlerinden de bu döneme değin sanatın aristokrat zümrelerin ve din kurumlarının hizmetinde ve değişen dünya görüşlerine paralel olarak yeni biçimlere girdiği görülür.

Bu dönemde Tanrıyı yalnız evrenin yaratıcısı olarak kabul ediyor fakat insanı hayatının hakimi olarak görüyordu. Yaptıkları eserlerde ahlaki değerlere önem artıyor ve doğa manzaraları karşımıza çıkıyor. Doğanın muazzamlığı karşısında küçüklüğe dikkat çekiliyor yani Tanrının büyüklüğü vurgulanıyordu. Eserlerde hep ebedilik fikrini işlemişlerdir. İnançlı sanatçıların verdiği eserler olduğu gibi, inançsız sanatçılar da olmuştur. Fransız ihtilal inin olduğu dönemlerde yetişen Goya ne dini kurtuluş ne gelecek için bir inanca sahip olmadı. Aile yönünden perişan olan sanatçı karısı öldükten sonrada yirmi çocuğundan yalnız bir tek evladı kalmıştır. Madrid civarlarındaki bir kır evine çekilmiş yalnız münzevi bir hayat yaşamıştır. Bu yalnız hayatı içinde yalnız cadılar, şeytanlar gibi hayalleri ona arkadaş olmuştur. Evin bütün duvarlarını devler, öldürülen erkekler, cadılar ile boyadı. Ümitsizlik onu perişan etti. Ümitsizlik içinde sembolleri konuşturması onun deli damgası yemesine sebep oldu.

İnançsızlık tablosunu ortaya koyan bir diğer sanatçı olan Van Gogh, (1853-1890) bir Protestan papazın oğludur. Hayatının büyük bir bölümü açlık ve sefalet içinde geçer. Kendini din ile sanat arasında bir ayırım yapma zorunda hisseder ve sanatı seçer. Büyük bir hırsla resimler yapmaya başlar fakat işler yine bozulur ölüm korkusuna kapılır. Sonunun geldiğine inanır, çalışmalarına daha da bir hız verir. Ruhen bir iç huzursuzluğun insanı kahreden ateşi içinde yanar. Bu ruh hali tablolarında da bu şekilde yansır. Alev alev göğe yükselen serviler, yanan dağlar, sarı ve turuncunun hakim olduğu renkleri kullanır. İnançsızlık ve ümitsizliğin ateşiyle karga avlamak bahanesiyle birkaç gün önce boyadığı, "Kargalı Buğday Tarlası" tablosundaki tarlaya giderek, göğsüne ateş eder, kaldırıldığı hastanede ölür.

Bu şekilde korku içinde yaşayan bir hayat tarzı bir çok ünlü ressamda görülür. Bunlardan ikisi Roussean ve Baudelaine'dır.
Türklerde ölüm düşüncesinin sanata etkisini iki grup içerisinde ele almak mümkündür; İslam öncesi ve İslami dönem olmak üzere.. İslam öncesi Türk kültüründe ölümü karşılamaya dönük çeşitli figür ve şekiller vardır.   Ölüm ve sonrası ile ilgili inançlar Türk sanatına çeşitli eserler kazandırmıştır; kurganlar, balballar                (dikilitaş ve heykeller), anıtkabirler (kümbet ve türbeler) bunlardandır. Göçebe toplulukları halinde yaşayan Türkler, uçsuz bucaksız otlakların ve bozkırların içerisinde hareket halinde oldukları halde, sabit olarak bıraktıkları tek şey ölenler için yapılan kurganlar ve mezarlardır. Bugünün bilimsel çalışmaları, o zamanki atlı göçebe kültürünü, Türk topluluklarının yaşantılarını, inançlarını bu kurgan ve mezarlardan öğrenmektedir.

Hunların yerleşik oldukları bölgelerde yapılan kazılar sonucunda, evcil hayvanlar arasında, atın ön planda olduğu görülür. Kurganlarda atların gömüldüğü bölümlerde, eğer koşum takımları, eğer altı örtüleri ve atlarla ilgili zengin malzemeler ele geçmiştir. Bu bulgular Hun Türklerinin inançları hakkında bilgi edinmemize yardımcı olmaktadır. Zira ölen kişi ile birlikte atının da gömülmesi, ahirette yine ona sahip olma duygusundan kaynaklanıyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta inancın sanata yansımasıdır. Bugün Hun mezarlarından çıkan yüzlerce at koşum takımları, o zamanki Türklere ait giyim, kuşam şekilleri, kullandıkları örtü ve halılara kadar, bu kurgan (mezarlardan) öğreniyoruz.

Hunlardan kalan bu buluntular bugün dünyanın çeşitli müzelerinde sergilenmektedir.
Göktürklerde de Hunlarda olduğu gibi ölümden sonraki hayatın varlığına inanıyorlar bu inancın bir yansıması olarak, öldükten sonra hizmet etmesi hizmetkârlarını ve atlarını da gömüyorlardı.16 Mezarların başına, kendilerine hizmet etsin diye- hayatta iken öldürdükleri düşman sayısı kadar balbal adı verilen şekillendirilmiş taş dikiyorlardı. Dirilişe inanıyorlardı ve Cennet-Cehennem fikirlerine sahiptiler. Yapmış oldukları heykel ve süslemelerinde, inanca ve ahirete yönelik sembolik ifadeler yer almaktaydı. Örneğin Kültigin mezar külliyesinde 3.75 boyundaki anıtın altında kaide olarak Kaplumbağa heykeli konulmuştur. Kaplumbağanın temsil ettiği anlam ise, 'uzun ömür ve kötü ruhları uzaklaştırmaktır.

Uygurların zengin sanat tarihi ile ilgili devirlerini anlatmaya çalışırken de hiç şüphesiz onların dini durumlarını ele alalamazlık edemeyiz. Çünkü sanat eserlerinin, plastik sanatların bütünü dini konulara bağlı olarak yapılmıştır.
Diğer Türklerden farklı olarak resmi dini Mani olarak kabul eden Uygurlarda da ahiret inancının olduğunu ve bu dinlerini yaymak için minyatürlü resimlere ve yazma eserlere önem verdiklerini görürüz.

Türklerin geçmiş yaşantılarına, milli bünyelerine uygun olan İslamiyeti kabul etmeleriyle birlikte, tarihte dev ve uzun süreli imparatorluklar kurmuşlardır. Kendi istekleriyle İslamiyeti kabul eden Türkler, bu yeni din içinde tamamıyla Asya'da orijinal büyük bir sanat geliştirmişlerdir.

İnsanlık tarihinde etkin değişiklikler genellikle dinlerin tesiriyle olmuştur. Türklerin İslamiyeti kabulle başlayan değişiklikleri de kaçınılmazdır. Kültür, gelenek ve sanatta bu değişimi açık bir şekilde görmek mümkündür.
Ölüm gerçeğinin sanata yansıdığı en bariz örneklerden olan türbeler ve mezarlar, İslamiyet ten sonra da dikkatle izlenmesi gereken anlamlar taşımışlardır. Türkler öyle muazzam türbeler inşa etmişlerdir ki, dünya sanat tarihinde önemli bir noktayı koymuşlardır. Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlılardaki bu türbe mimari formlarında dikkat çeken bir özellik üst örtünün ya konik şekilde veya kubbe biçiminde olduğu görülür. Bu konik veya kubbe biçiminin, kökleri ise İslamiyet’ten önceki Türklerdeki çadır geleneğine kadar uzanır. Türklerde ölülerin ilk mezarları hiç şüphesiz kendi çadırları idi. Bu yüzden Türklerin yerleşik hayata geçmelerinden sonra mezarları ister kerpiç, ister tuğla ister taş konstrüksiyon olsun çadır biçimlerini korudukları dikkatten kaçmaz. Selçuklularda "kümbet", Osmanlılarda "türbe" adını taşıyan bu mezar yapıları geleneksel çadır kalıplarını taşır.

Türkler ölüye o kadar önem vermişlerdir ki, sadece önemli kişilerin mezarları değil, sade vatandaşların bile mezarları sanat tarihinde önemli bir yere sahip olmuştur. Müslüman Türkler İlahi mesajın "Küllü nefsin zaikatü'l- mevt" (Bütün nefisler ölümü tadacaktır.) hakikatini mezar taşlarına aktararak insanlara ibret yüklü nasihatler vermek istemişlerdir. Mezar taşları diğer bütün sanat dallarına göre örf ve adetlerimizi daha fazla yansıtan kültür malzemeleri olarak karşımıza çıkar.

Çünkü ölüm insanların bağrını kavurmakta, onlara o denli acılar vermektedir ki kişi eski inanç ve gelenekleriyle, öldükten sonraki hayatını düzenleme çabasına girmektedir. Mezar taşları üzerine yazılan hadislerde insanların ölümden korkmamaları ve her nefsin bir gün ölüm acısını tadacağı vurgulanır.
Mezar taşlarındaki çeşitli figürlerin özel anlamları vardır. Mesela bazı mezar taşlarında kandil figürü göze çarpar. Bu kandillerin karın kısımlarında Allah yazısı vardır. Yani kandil Allah'ı sembolize etmektedir. Yine mezar taşlarında görülen şamdan ise ölenin ruhunun başka bir aleme yükselmesini temsil eder. Mezar taşlarımızdaki bir başka figürde servi ağacıdır.

Bu ise sonsuzluğun ve doğruluğun timsali olarak yapılır. Sadece mezar taşlarında değil, bir çok mimari eserlerde vazgeçilmez bir motif de hayat ağacıdır. Uçlarında haşhaş motifi bulunan bu figür ebedi uykuyu sembolleştiren ve ölenin ruhunun göğe yükselmesi gibi anlamlar içerir.

Sonuç

Tarih boyunca insanların karşılaştıkları en büyük hakikat ölüm olmuştur. Hayatın birçok problemlerine çare bulunduğu halde ölüme çare bulmak mümkün olmamıştır. Her kültür kendine göre bir ölüm yorumu geliştirirken, bunlardan bir kısmı, semavi mesajlardan yararlanırken bazıları beşeri mülahazalarla bir yorum getirmiştir. Bu algılayış biçimleri de tabii olarak o toplumların sanatlarını etkilemiştir. Sanat tarihi çalışmaları aynı zamanda insanların ruh dünyalarının anlaşılması çalışmalarından başka bir şey değildir. Bugün sanat eserleri incelendiği zaman ebediyeti arzulayan çalışmaların ya da ebediyet formasyonları geliştiren eserlerin çok olması, bu duygunun her çağa hitap eden evrensel bir realite olduğunu gösterir.

(a)


                                          

&-Yasemin Yaşar'dan alıntı-&


              http://omersabrikursun.blogcu.com
Yorum(yok)  ::  Yorum yaz!  ::  Bağlantı

http://omersabrikursun.blogcu.com
###################################

• 4/12/2009 - Düşlerimizin gerisindeki kırıntılar..

Kategori: Yazilarim

http://omersabrikursun.blogcu.com/askvehuzun  Hayatımıza usulca giren ve daha sonra  yüreğimizde derin izler bırakıp,adı konulmamış  hüzünler yaşatarak çıkan insanlar aslında bize  kavuşmanın tadını duyumsatırlar.

 Acıyı,kederi,inceden içimize akan hasreti  tanımadan mutluluğun resmini  çizebilirmiyiz.Ayrılık acısı yaşamadan,baharın  gelişini,taze çimen kokusunu genzimizde  algılayabilirmiyiz.

 Umutlarımızın bittiği yerde bize yeni umutlar  yaşatan o insanlar,hayatımızdan çıkarken  bıraktıkları acı tatlı hatıralarla,çocuksu korkuları üzerimizden atmamıza,mutluluk düşleri kurmamıza yardımcı olurlar. O düşlerle uyuyup uyanmamızı sağlayarak,sevinçle hüznü bir arada yaşadığımız dünyamıza coşku vererek,yalnızlıkla izole edilmiş hayatımıza ortak sesler katarlar.

Bugün bize;

Daha sılanın ne yana düştüğünü bilmeden sıla türküleri dinleyerek sıla hasreti çektiğimiz,uyaklı şiirlerle desteklediğimiz aşk mektuplarımız,sevgilimizle el ele yürürken adımlarımızda tutuk heyecanların yaşandığı yollarımız,hatıra defterlerine,ayrılığı tatmadan ayrılık hakkındaki ezbere yazılarımız ve geride bir siluet olarak,yarım kalan sevdalarımız değil mi,kekremsi hüzünler ve coşkular yaşatan.Ve tüm bu yaşanılanlar bugün yaşamaya çalıştığımız hayatımızın bir izdüşümü değil mi?

Kentlerin, yüzlerin, okul yollarına dizilmiş günlerimizin birer anı olması,yılların yolların bizi eksilterek yarılanması, yüreğimizin artık asla eskisi gibi atmayacak olması,bizi yaralasa da,beklenen birilerimizin hiçbir zaman gelmeyeceğini öğrendiğimizde,beynimizden sol yanımıza akan sızı,bizi boğulurcasına kederlere, ağlatırcasına özlemlere savursa da;Dilimizde neşeli çocuk şarkıları,bilincimizde al yanaklı bir sabah,kıyılarına sarı papatyaların üşüştüğü,ayakları perdeli küçücük sapsarı ördek yavrularının yüzdüğü nazlı bir dere ve gitme sekte görme sekte o köy bizim köyümüzdür diye sahiplendiğimiz,kırmızı çatılı beyaz badanalı
evleriyle,çeşmesiyle, camisiyle,pürüzsüz gökyüzünde mutluluğa takla atan beyaz güvercinleriyle,karlı dağlarının eteklerinde koyun kuzu sürülerinin otlandığı,tarlası sarı,dalı yeşil olan,şirin mi şirin bir köy olsun.

Gökten üç elmanın düşmesi yalnız masallarda, yüreğimizde besleyip büyüttüğümüz
hayallerimiz, yitip giden anılarımız da ne yazık ki sadece düşlerimizde kalıyor.Ama Şehrazat’ın bin bir gece masallarını aratmayacak sevgilere yelken açmak elimizde.Uzaklardan beklenmedik bir konuk gibi,dostlarımızın kapılarını çalmakta…


              http://omersabrikursun.blogcu.com
Yorum(yok)  ::  Yorum yaz!  ::  Bağlantı

http://omersabrikursun.blogcu.com
###################################

• 1/12/2009 - Bir Bayramın ardından...

Kategori: Yazilarim


http://kursunsabriomer.blogspot.com
Bütün anlamlı sözcüklerin iyi niyetle geleceğe dair güzel temennilere dönüştüğü ancak gerçekte birçoğunun anlamından uzaklaşarak yerini yine hüzünlere bıraktığı bir bayramı daha geride bıraktık. Milli ve dini olarak önemli sayılan gün veya günlerin sevinç ve neşe içinde kutlanmasına bayram denilmektedir. Gerek değişik anlamlar yüklenmesi ve gerekse de kutlanma şekli bakımından birbirinden farklı görünse de bayramlarda verilen mesajlar ve temenniler büyük benzerlik gösterir. Bayramların huzur, mutluluk ve sevinç kaynağı olarak algılandığı toplumda; saygı, sevgi, barış, kardeşlik, hoşgörü, yardımlaşma, paylaşma ve dayanışma gibi birçok kavramın “ortak” paydada buluşması ve toplumun her kesimi tarafından benimsenmesi istenir.

Dünyanın birçok yerinde değişik şekillerde kutlanan çok sayıda bayram bulunmaktadır. Sosyal, kültürel, dinsel, tarihsel, psikolojik, ekonomik ve çevresel vs. gibi bir veya birden fazla faktörün etkileşimi sonucu ortaya çıkan bayramların birçoğu bugün gelenekselleşerek kutlanmaktadır.

Bir bekleyiştir bayramlar. O günden ziyade, o günün beklentileridir heyecan veren. Çoğu anlamını içinde hissetmez ama bir semboldür, adı konulmamış bir sembol… Ya da dillerden dillere uzanan yıllanmış deyimlerden öteye gitmez anlamı.

Çocuklar için bayramda alınacak üst başın, ayakkabının beklenmesidir heyecanla. Kaç kez yalvarmışlardır belki de annelerine babalarına aldırabilmek için ya sevdiği ayakkabıyı, ya oyuncağı ya da bir kazağı. Böyle başlar belki de onların dünyasında bayramların anlamı. İstediklerine kavuşmak için beklemeleri gereken o malum zaman... Bir de bayramda cebine dolduracakları harçlıkları vardır yine aynı heyecanla bekledikleri. Belki de en çok çocuklar karlı çıkar bayramdan. Kendisinden bir şey talep eden olmadan, hep bir şeyleri talep etmek onlar içindir ne de olsa. Bayramlar en çok çocuklar içindir...

Çoğu genç içinse, iple çekilen bir kavuşma anının son notalarıdır. İki bayram arası düğün dernek kurulmaz diye beklerler, bir anda geçmesini bekledikleri o malum zamanı. İlk bayramın ardından artan bir heyecanla sayarlar günleri...
 
Çoğu miskin için de, bayramlar özeldir. Bir kaç ay kala, ellerine alırlar takvimi. Haftanın ortasından başlayıp, hafta sonu tatilini de içine alması duasıyla hesaplarlar, keyifle yatacağı günlerin hesabını.
Birçokları için, bayramdan bayrama gördüğü ailesine, dostuna kavuşmaktır.
 
Kimileri için bayramdan bayrama midesine adam akıllı bir şeyler koymaktır.

Bayramlar herkes için bir şeyler vadeder...

Yalnızlar, evsiz-barksızlar, terk edilmişler hariç... Bir bayram sabahı en yakınlarını, canından bir parçalarını kaybedenler hariç. Hep bir yanı eksik olmasına rağmen, bayramlarda o eksikliğin tüm çıplaklığıyla kendisini kuşattıkları hariç...
 
Ay gibidir bayramlar. Hilal olur kimilerinin umutları harekete geçer, kimilerinin yüreğini sıkıştıran kasveti, hasreti. Ay gibidir, bir yüzü dolunay olur ihtişamla parlar gökyüzünde, getirir beklenenleri; karanlıkta kalan kısmı ise yakar diğerlerini...

"Bekleyen ile bekleyemeyenin", bekleme hakkını yitirmiş olanların hazin bir buluşmasıdır bayramlar. Kimileri enva i çeşit baharatın, şekerin, kıyafetin satıldığı çarşılarda telaşla yetiştirmeye çalışır listesindekileri. Birileri içindeki mahşeri kalabalıktan kaçmaya çalışır. Geçmişin kokularından, tatlarından deli gibi kaçmaya çalışır...

“Aaah nerede o eski bayramlar” demeye başlamışsanız bilin ki yaşlandığınızın resmidir. Gün be gün bir takım değerlerimizi globalleşme denen kültür bombardımanına kurban verdiğimiz de ayrı bir gerçek. İnsanlık, cemaat ve toplum okyanusundan hızla bireysel yaşamın ıssız sahillerine doğru sürükleniyor.
 
Çok fazla sayıda anlam yüklenmesinden olsa gerek çoğu zaman gerçekleşmez arzulanan güzellik ve iyi niyetler.“Nerde o eski bayramlar” hayıflanması bunun en tipik belirtisidir. Bu yıl da güzel bir hayatın en belirgin göstergeleri olarak kabul edilen neşe ve sevinçler yine gölgede kalmış görünüyordu bulutlu ve yağmurlu geçen bir bayramın ardından. Filizlenmesi yasaklanmış çiçekler gibi ya hiç görünmediler ya da fark edilmediler göründüklerinde. Hâlbuki onların varlığında günler özel anlamlar kazanıp bayrama dönüşüyordu. Çünkü tek başına ortaya çıkamıyordu bu kavramlar onların varlık sebebi olan mutluluk olmadan. Oysaki mutlulukların paylaşılması değimliydi bayramlar? Mutluluk değimliydi gönülleri neşe ve sevinçle dolduran aydınlık bayram günlerinde.

Sevinç ve neşenin daim olması gerektiği, insan ve toplumsal dayanışmayı hoşgörüyü ortak üstün değer sayılarak kutlanması gereken bir bayramdı geride kalan. Bayramların gücü ve etkinliği insanlar arasında birlik ve beraberlik oluşturacak güçte iken tebrik ve temennilerin sınırlandırılarak belli kesimlere gönderilmesi sevinçlerin kitleselleşmesini engellemektedir. Hoşgörü ortamında saygı ve sevginin oluşmadığı ve kendilerinden olmayanın farklılaştırıldığı durumlarda bayramları bütünleştirici işlevinin giderek zayıflamasına neden olmaktadır. Hâlbuki temel işlevi kutlandığı toplumun ortak üstün değerlerine yakınlaştırıcı ve birleştirici etki yaratması beklenir bayramların. Her seferinde samimi duygularla kutlanılması gerektiği telkinlerine rağmen, ya teknolojinin hayatımıza gereğinden fazla yerleşmesinden ya da yapmacık ve şekilciliğin her geçen gün pirim yapmasından dolayı sanal duygular daha fazla hâkim olmuştur toplumda.

İnsan ve toplumları bir arada tutan en etkili bağı oluşturan olgular ortak matem ve sevinç günleridir ve ancak bütünleşmiş toplumlar bayram ve matem günlerini ortak bir şekilde kutlama becerisine nail olmaktadır. Bu ortak paydanın gerçekleşmesi insanı“insanlık kimliği” içinde birbirine yaklaştıracaktır.
 
Toplumun bir bütün olması ise zorunluluktan değil ancak gönül birliğiyle sağlanması ile mümkündür. Göstermecilikten sakınarak gerçek anlamda duyguların paylaşıldığı ortamlarda gerçek dayanışma ve birliktelik, karşılıklı saygı ve sevgi birbirini besleyerek işlevsellik kazanacaktır. Bunu sağlamanın yegâne yolu ise kullanılan kavramların sözde değil, özde yani uygulamaya geçirmekle mümkün olacaktır.

Derken, bir bayram daha geçer, ağız tadıyla, gönül hoşluğuyla... Bir bayram daha geçer hatırlanılmış acılarıyla... İyisiyle, kötüsüyle, doğrusuyla, yanlışıyla bir bayramı daha geride bıraktık…Bir sonraki bayrama kadar kim öle, kim kala!.. Her şeyin hayırlısı!..

Özde hayatın vazgeçilmez kaynağı olan umutların yarınlara çekilen özlemi canlı tutmaya devam etmesi dileklerimle herkesin geçmiş bayramını tekrar kutluyor daha nice huzurlu, sevinçli, tasasız ve mutluluk dolu bayramlar yaşamanızı diliyorum…



Yine Sensiz Bir Bayram Geçti Babam
Yine sensiz bir bayram
Yine kanıyor yürek yaram
Sen gideli geçti kaç bayram
Özledim seni babam
 
Baba bayram sabahı erken kalkıyorum
Elim yüzüm yıkayıp abdes alıyorum
Sonra çıkıp balkona sokağa bakıyorum
Gözlerim seni arıyor baba
Her bayram bizden önce çıkardın
Elimizden tutar camiye koşardın
Ama sen yoksun şimdi
Annem dalgın dalgın dolu gözlerle
Bakıyor peşimizden sanki seni arıyor gözleri

Annemin ellerinden öpüyorum doluyor yaşlı gözleri
Sarıldıkça sarılıyor içi acıyor sanki
Ah babanız olsa diyor diyor da
Yüreğime sanki hançer saplanıyor
Dolmuyor her sabah kahvaltı masasındaki yerin
Düğümleniyor geçmiyor lokmalar boğazımdan
Sensizken hiç tadı olmuyor bayramların
Bir yanım hep hüzün bir yanım acıyor baba

Bak ben geldim baba
Uzat ver elini öpeyim
Öptüm baba hissettinmi nefesimi
Yok ağlamıyorum baba gözüme çöp kaçtı
Ondan sulandı küçük gözlerim
Baba sana çiçek getirdim
Cennet olsun mekânın
Şimdi gidiyorum ama aklımdan hiç çıkarmıyorum
 
Kalbimde bir başka senin yerin
Baba sana istemeyerek yalan söyledim
Evet ağladım baba ağladım işte
Her bayram ağlıyorum böyle işte

Ne yapayım özlüyorum
Her bayram böyle geçiyor
Sensizliğe alışamadım işte
Bir yanım acıyor üzülüyorum
Baba sensiz ne annemin yüzü gülüyor ne bizim
Senin yerine anneme sarılıyorum ama
Kesmiyor ana sevgisi başka
Baba sevgisi başka olmuyor işte
Sensiz bir bayram daha geçti babam

Hüseyin Önder


              http://omersabrikursun.blogcu.com
Yorum(yok)  ::  Yorum yaz!  ::  Bağlantı

http://omersabrikursun.blogcu.com
###################################


google
Anasayfa Yap Ömer Sabri KURŞUN

http://omersabrikursun.blogcu.com



http://omersabrikursun.blogcu.com/archive/
sitene ekle

http://omersabrikursun.blogcu.com

DİKKAT!!!!
Bu blogda yayınlanan tüm eserler; (altında alıntı yazılmamış veya "(a)"işaretini belirtmemişse) blog yazarına aittir.
İzin alınmadan tamamı veya bir bölümü yayınlanamaz,kopyalanamaz,çoğaltılamaz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz...
Sitede yayımlanan yazıların,şiirlerin,resimlerin vs. her türlü emtianın izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.

http://omersabrikursun.blogcu.com/PageRank

Hakkımda

Sular yükselince, balıklar karıncaları yer... Sular çekilince de karıncalar balıkları yer... Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmemelidir... Çünkü kimin kimi yiyeceğine... "suyun akışı" karar verir!

Herkes Gülüşümü Görüyor,
Kimse savaşımı görmüyor...
Herkes sesimi duyuyor,
Düşündüğümü kimse bilmiyor...
Herkes yazdıklarımı okuyor,
Gözyaşlarımı kimse görmüyor...
Herkes beni tanıdığını sanıyor,
Ama kimse,
Benim kim olduğumu bilmiyor....

Ömer Sabri KURŞUN







http://kursunsabriomer.blogspot.com http://kursunsabriomer.blogspot.com

E-posta bağlantım : E-Posta Gönder http//omersabrikursun.blogcu.com



Bu sayfada

Dakika

Saniye
Misafirim oldunuz

PageRank
http://omersabrikursun.blogcu.com/PageRank



Son yazılarım

Mutluluk...
SERAP'lar yakılsın ki, “TERÖRİSTİN GURURU”(!) zedelenmesin…
Google'dan sessiz sedasız internet sözlüğü
Ölüm ve Sanat ilişkisi...
Düşlerimizin gerisindeki kırıntılar..
Bir Bayramın ardından...
Kurban Bayramınız kutlu olsun...
Hayat cömert değildir...
Neyzen Teyfik/Be hey dürzü...
BÖLÜCÜLÜK ETMEYİN...

Bağlantılarım

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Blog RSS

Kategorilerim

Arkadaşlarım

http://omersabrikursun.blogcu.com Blogcu Yardım
muratena
arzuaytur
dilekkuyusu
baris59
ecinindunyasi
yeditube
yasar ceylan
İlker Çelik
damla aksal
musahip
tanrimisafirlerim
ém0 qırLs
rockpembe12
kursunomersabri
sadecetugba
altinfare
pelinletatliseyler
gzdakkurt
hayallerulkesixd
bembeyaz3
beyazmelek89
hatcece
buketisleringrafikleri
coquetry
meandworld
pinkchileqh

Şiir insanoğlunun hiç durmayan iyiyi,güzeli, doğruyu, arayışını gösterir.
İçinde yaşadığımız dünyanın güzelliklerine yepyeni güzellikler katar.
Şiirin etkileme gücü sonsuzdur.
Şiir içinde bulunduğumuz zamanı sevdirebilir, geleceği sevdirebilir insan oluşumuzun bilincini verebilir.
Bir duyguyu bir düşünceyi en güçlü yanıyla ancak şiirde bulabiliriz.
Şiir insanları aşka ve sevgiye sürükler..


*** Ömer Sabri KURŞUN***

Bilgi ve Duyuru
============================


Anıtkabir Özel Defteri

YARDIMCI LİNKLER
==================


  • Hareketli renkli yazı
  • Renkli yazı yaz
  • Değişik stilde yazı yazın
  • Rengarenk yazı yazın
  • Online flaşh banner yap
  • Online banner yap
  • Javascript indir
  • 3d textmaker
  • Renkli yazı yazın
  • ImageShack
  • Hoplayan,kayan,zıplayan yazılar>
  • Yazınızın harflerini değiştirin
  • Xara
  • 3d textler
  • Alevle ismini yaz
  • Değişik animasyonlu harflerle adınızı yazın
  • İlğinç bir yazı şekli
  • Renkli yazı yazın
  • Rengarenk yazılar
  • Neon yazı yaz
  • Resimlere efektler
  • Resminizi kes-kaydet
  • Hareketli yazıda son nokta
  • Dönen yazı

    Akşam Gazetesi
    Birgün Gazetesi
    Bugün Gazetesi
    Cumhuriyet Gazetesi
    Dünya Gazetesi
    Evrensel Gazetesi
    Fanatik Gazetesi
    Fotomaç Gazetesi
    Güneş Gazetesi
    Halka ve Olaylara Tercüman
    Hürriyet Gazetesi
    Milli Gazete
    Milliyet Gazetesi
    Ortadoğu Gazetesi
    Radikal Gazetesi
    Referans Gazetesi
    Sabah Gazetesi
    Star Gazetesi
    Takvim Gazetesi
    Taraf Gazetesi
    Türkiye Gazetesi
    Vakit Gazetesi
    Vatan Gazetesi
    Yeni Asya Gazetesi
    Yeni Mesaj Gazetesi
    Yeni Şafak Gazetesi
    Yeniçağ Gazetesi
    Zaman Gazetesi

    http://omersabrikursun.blogcu.com
  • Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:81
    || Sonraki Sayfa ->>

    Ömer Sabri KURŞUN
    Reklam yayınları alanı
    ============================


    internet kitapçınız kitapyurdu.com'dan binlerce kitaba ulaşabilirsiniz.

    ______________________________________________


    ______________________________________________

    BİRGÜN ÖĞRENİRSİN GERCEK DOSTUN OLMADIĞINI,
    BİR GÜN ÖĞRENİRSİN SEVGİNİN NE KADAR ANLAMSIZ OLDUĞUNU,BİR GÜN ANLARSIN ÖLÜM ACISINI.
    AMA SEVDİKLERİN VERDİĞİ ACIDAN DAHA ACI OLDUĞUNU ÖGRENİRSİN,O ZAMAN İSYAN EDERSİN KADERE…
    Ö.S.KURŞUN