Ölüm Düşüncesinin Sanata Etkisi...
Araştırmalar,
en ilkel yaşam koşulları içinde bulunan toplulukların bile sanatları
olduğunu göstermektedir. Tarih öncesi çağlara ait birçok mağaralarda
-Lascaux ve Altamira- türlü tekniklerle yapılmış, gerçekten şaşırtıcı
ölçüde sanat değeri taşıyan, duvar resimlerine rastlanmıştır. Bu
bulgular, sanatın ilk insanlardan beri var olduğunu gösteren
işaretlerdir. Arkeolojik bulgular ilk insandan bu yana ölü gömme,
mezar hazırlama kültürünün oluştuğunu göstermektedir. Aynı kültüre ait
toplulukların mezarları açıldığı zaman benzer gömme şekillerine
rastlanmaktadır.
Ölüye
duyulan saygı, ölü gömme, mezar hazırlama gibi etkinliklerin önem
kazanmasına zemin hazırlamıştır. Ölüler için yapılan odalar, yaşama
mekanları, araç ve gereçler hep ölüye verilen değere göre
şekillenmiştir.
Ölüler
için yapılan sandukalar, önceleri pişirilmiş topraktan, sonra ise
taştan oyularak yapılmıştır. Lahit denilen taştan sandukalar, zamanla
büyük oda şeklini almıştır. İri taşlardan ve tek parça bir çatıdan
yapılan bu mezar odalarına dolmen denilmiştir. Ölüye tahrip edilmesi zor mezarlar yapma düşüncesi, mimariyi anıtsal bir yönde gitmeye zorlamıştır.
İlk
insanlardan bu yana çeşitli yaşama mekânlarının hazırlanması değişik
şekillerde de olsa öldükten sonra yaşanacağına dair inançların
bulunduğunu göstermektedir. İnsanlar varlığının tabii bir sonucu olarak
ebediyete her zaman ilgi duymuşlardır. İnsanların İlahî mesajı algılama
imkanı elde etmedikleri dönemlerde bile ebediyet duygusunun çeşitli
yansımalarını göstermişlerdir. Bunun örneklerinden birisi, o
dönemlerde hem devlet başkanı, hem de tanrı olan Firavunların gücünü ve
devletin gücünü sembolize eden piramitlerdir. İnancın zayıfladığı veya
kaybolmaya başladığı bu dönemde Firavun ebedilik duygusunu bu şekilde
tatmin etmiştir. Zira piramitler incelendiğinde sağlam formlarının içe
gömülen cepheleri ile ebediliğin sembolü gibi görülmüştür. Ölü,
piramidin içinde kalır, kendisini dışarıya göstermez. Ve rahatsız
edilmek istemez. Bu rahatsız edilmeme ifadesini, muazzam taş blokların
ayırdığı, dışarı çıkışı olmayan bir yere çekilerek gösterir.
Ayrıca
ilk olarak Mısır'da karşılaştığımız, ebedi olma fikrinin bir yansıması
olan, ölülerin bozulmaması için yapmış oldukları (tahnit) mumya
tekniğidir. Mısır sanatında heykel yapımının gelişmesi de ebediyet
duygusu ile açıklanır. Mısır'da heykel, bir insanın hayatını bu dünyada
da temsil ettiğine inanılırdı; heykel bir eser olarak değil, bir hayat
olarak değerlendirilmiştir. Mezarlardaki heykel ve resimler ile,
ölümsüzlüğe ulaşılmak istenmiştir. İnançlarına göre heykeller, kişi
öldükten sonra ona hayatını idame etme imkanı sunduğundan Mısırlılar
için heykel zaruri bir ihtiyaç haline gelmiştir.
Mısır'da
heykel sanatı bu kadar gelişim gösterirken, aynı dönemlerde örneğin
Babil Sanatından bize çok az insan tasvirleri gelmiştir. Bu,
eserlerinin bugüne dek kalanlarının az olmasından değil, insan figürüne
önem vermeyişlerinden kaynaklanmaktadır. Heykel yapımının geliştiğini
gördüğümüz uygarlıkta Grek'dir; fakat Grek'deki heykel sanatı ile
Mısır'daki heykel sanatının gelişimini aynı nedenlerle açıklamak mümkün
görünmüyor. Mısır'da heykel dinsel bir esastan kaynaklanırken, Grek'de
efsanelerden kaynaklanmıştır. Mısır sanatı seyirci için yapılmamıştır.
Heykeller bizzat o insanın (ölen) yerini tutmuştur. Yani bir ideal olma
durumu Mısır'da yoktur. Grek'de ise, asıl ilke seyircinin bakış noktası
olmuştur.
Mısır'da
heykelin kime ait olduğu belirtilmek istenmiştir. Grek'te ise ortak
ideal insan tipi önem kazanmıştır. Grek heykel sanatında dikkat çeken
bir unsur da Grekler için psikolojik iç niyetler heykel için bir değer
taşımıyor. Hatta maddenin anlatımı da Grek sanatında yoktur.
Heykellerdeki yüz ifadelerinin olmayışının sebebi, olgun insanın hiçbir
şekilde hissiyatını belli etmeme fikri bu dönemde Yunanlının inandığı
bir husustur. Grek efsaneler sanatı olduğu için, eserlerde bir
ruhsuzluk ve manasızlık göze çarpar. Ahiret inancı olamayan Grek sanatı
manadan yoksun bir şekildedir. Ele geçen eserlerde genelde nazarların
dünyaya çevrildiği görülür. İdeal insan tipi arayışı, spor gösteri
resimleri ve efsanevi ve dünyevileştirdikleri tanrılarına yapılan
tapınaklardan ibarettir.
İÖ
1000 yıllarında Avrupa'yı özellikle İtalya'ya iki sanat etkilemiştir.
Bunlardan biri Grek sanatıdır. Diğeri ise, ön Asya'dan İtalya'ya göç
edip yerleşen Etrüsklerin sanatıdır. Etrüksler gelmeden önce ölülerini
yakan İtalyanlar, bunların gelmesinden sonra ön Asya yapı unsurlarından
olan kubbeli oda mezar mimarisini benimsemişlerdir. Ve ölülerini
toprağa gömmeye başlamışlardır. Grek sanatının aksine Etrüskler'de
öldükten sonra bir hayatın olduğuna dair inanışlar vardır. Kendine has
bir heykel mimarisi geliştiren Etrüsklerde heykel kişi öldükten sonra,
hatıra olarak kalsın diye yapılmıştır. Heykellerini kadın erkek çift
olarak yapan Etrüskler, hayattaki evlilik durumunun tespitiyle öldükten
sonra da yaşamak istediklerini ifade etmişlerdir.
Etrükslerde
heykeller Mısır kültüründe gördüğümüz gibi ölünün yanına konulan
eşyalar gibidir. Yani bunlar ölünün kendi hayatı ile ilgilidir.
Kısacası kişisel hayata ait zevk ve mutluluğun ölümsüz olması için bu
şekilde tasvirler vardır. Etrüskler'de yer altı mezarlarına "Nekrapol"
denir, anlamı ölüler şehri demektir.
Hıristiyanlığı
İS 312'de resmi din olarak kabul eden Roma'da, Grek sanatı 300 yıl
kadar daha hakim olmuştur. Grekler (Yunanlı) bu dünyada yaşayan ve
insanlarla teması olduğuna inandığı tanrılara tapıyordu. Dünyevi
değerler onlar için tanrısal nitelik olabiliyordu. Bütün harekeler ve
yaşayışıyla dünyevi olan Yunan tanrıları maddi bir güzelliğe ve fizik
yapısına sahiptiler. Hıristiyanlıkta ise, maddi bütün dünyevi
değerler aldatıcı değerler olarak kabul ediliyordu. İlk Hıristiyanlık
öbür dünyanın, Yunanlı ise bu dünyanın değerlerine bağlıydı. Yunanlı,
Hıristiyanlar gibi öbür dünyanın gerçek kurtuluş yeri olduğunu
düşünmüyordu. Yunanlı taptığı tanrıyı insanlaştırıyor, Hıristiyan ise,
tanrısını kainatın şekillendiricisi ve tasavvuru bile günah olan bir
varlık kabul ediyordu. Bunun için Roma'daki ilk Hıristiyanlar Yunan
tapınaklarına nefretle bakıyorlardı.
Hıristiyanlığın kabulü ile Roma'da verilen ilk sanat eserleri, kiliseler, vaftiz evleri, mezar kiliseleri denen mausole'lardır. Hint
sanatında ise, ölüm tasavvurunun sanata yansıdığı en bariz örnek,
Buda'nın ölmeden önce talebelerine, "beni bir tümülüse (stupa) gömün"
vasiyetiyle, önceden hiç bilinmeyen bir yapı Hint mimarisine girmiştir. Bu
stupalarda Buda'nın hayatıyla ilgili tasvirler bulunmuştur. Hz. İsa'nın
hayatı Hıristiyanlık sanatının anlaşılmasında nasıl önemliyse, Buda'nın
hayatı da Budizm için önem arzeder. Bu yüzden stupalarda (mezarlarda)
Budizm öğretileri ile ilgili resimler yapılmıştır.
Ortaçağda
din kilise egemenliğine dayalı dünya görüşünün bütün olarak, tüm toplu
kişiler tarafından paylaşılan birliği sarsılmış olan Rönesans döneminde
dinin sanat üzerindeki etkisinin yavaş yavaş kalktığını görmekteyiz. Biz,
esasen Roma kiliselerindeki tanrıyı temsil eden apsis tarafındaki
kulelerin, Gotik döneminde krallar tarafını temsil eden batı
tarafındaki kulelerden daha alçak yapılmaya başlandığı görülür.
Ortaçağdaki Gotik kiliseleri ile Rönesans kiliseleri arasında farklar
vardır. Ufki sistemli bazilikal Gotik yapı Rönesans’ta merkezi sistemli
yapıya dönüşmüştür. Ortaçağ öbür dünyadaki kurtuluşa, Rönesans ise
dünyevi yetkinliğe ve bu dünyadaki kurtuluşa önem veriyordu. Bunun
anlamı insanın öbür dünya nimetlerinden vazgeçip, bu dünyanın
nimetlerine önem vermesi demekti. Ortaçağda eserine imzasını atmayan
sanatçı, Rönesans’ta kendi "yapma" gücüne inandığından eserinin altına
imzasını atacaktır. Mimaride ve resimlerde Gotik dikey hatları yerine
Rönesans’ta yatay hatlar hakim olmuş. Sonsuzluk yerine ölçü, çok
parçacılık yerine sakin ve dünyevi bir yapı tarzı ortaya çıkmıştır.
İnancın çizgiler üzerinde bile tesiri olmuştur.
Rönesans
sanatçıları, ortaçağın kutsal öbür dünyası yerine, bu dünyanın
gözlemine dayalı bir mekan dünyası ele alırlar. Özellikle Rönesans’ta
resim sanatında da inanç ve inancın zayıflamaları etkisi açık
görülmektedir. Ortaçağ resim felsefesine uygun olarak açık hava
(manzara) görülmüyor. Gözleme dayanmayan mantıki bir tasavvurdan ibaret
olan ortaçağ resminde, renkler de doğasına uygun kullanılmıyor.
Rönesans’ta ise gözlemci, bir noktadan bakışa göre edinilmiş resimler
ortaya çıkarıyor. Yani doğasallığa bir yöneliş vardır. Rönesans’ta
gördüğümüz bir diğer özellik, ölüden alınan yüz kalıbı ve bu kalıbın
cenazede tabutun üzerinde taşınmasıdır. Bu davranış çok eskidir ve
portre sanatının gelişmesine sebep olmuştur.
Bundan amaç da yine kişinin ölümsüzlüğü simgelemesidir.. Burada
önemli olan nokta şudur, sanat dine hizmet ettiği sıralarda herkes sırf
dini anlattığı için resimle ilgileniyordu. En cahilinden en
kültürlüsüne kadar herkes, sanatla dolayısıyla ilgilenmiş oluyordu.
Ancak sanat dinle ilişkisini kesince, bu kez din yüzünden sanatla karşı
karşıya gelen vasat insanın, sanatla ilişkisi de kopmuş oluyordu.
Böylece sanat artık dar bir zümreye hitap etmeye başlamıştır.
Yeniçağ,
insanın bakışını öbür dünyadan bu dünyaya çevirmiştir. Bu yeni anlayışa
göre bütün kurumların da değişmesi gerekmiştir. Böylece mimariden
başlayarak möbleye değin her şey değiştirilmiştir. Rönesans’ta resim
sanatında yine Hıristiyan öğretilerin resmedildiği, Hz. İsa, Meryem
tasvirleri, Hz Adem ve Havva tasvirlerinin olduğu gözlenir. Fakat bu
tasvirler Gotikteki gibi bilinmeyen mekânlarda değil, dünyevi
mekanlarda resmediliyor. Meryem tasvirleri önceden tesettürlü
çizilirken, Rönesans’ta günün modasına uygun kıyafetli açık Meryem
tasvirleri ortaya çıkmıştır. Rönesans’taki heykellere bakacak
olursak, Michelangelo heykellerinde, devasa insanlara rastlamaktayız.
Onurlu, düşünceli dev insan tiplerini çağının büyük haksızlıklarına,
gaddarlıklarına karşı yapmıştır.
Rönesans
sanatçılarından Giorgione hayatının sonuna doğru yaptığı en önemli
eserlerinden biri olan, "Kırda Konser" adlı tablosu ilginçtir. Ölüme
yaklaşan bir insan düşüncesinin yaşama sevincine doğru yön aldığı
anlaşılıyor. Tabloda iki kız, müzik, güneş ve sevgi resmedilmiştir. Bu
tablo ile Giorgione hayat dolu dünyasını çevresine sunmaya çalışmıştır.
Dikkat edilirse din duygusu da artık resimlerden elini ayağını sessizce
çekmektedir. Asya'da Hıristiyanlığın hakim olduğu Rus sanatında ise,
Hıristiyanlıkla ilgili eserler verildiği dönemlerde, Rus sanatçıları
Batı'daki kutsal insan tasvirlerini eleştirmişler ve kutsallıklarını
bozduklarını söyleyecek kadar dindar bir yapı sergilemişlerdir.
Hıristiyan öğretilerine sıkı sıkıya bağlı sanat eserleri vermişlerdir.
19. Yüzyılda Rusya'da geniş fikir akımları doğmuş, dini kalıplar
kırılmaya başlamıştır. Özellikle 1920'lerden sonra Sosyalizmin egemen
olduğu dönemlerde nesneleri oldukları gibi değil, olması gerektiği
şekilde biçimlendirmişlerdir.
Sanatı
fikirlerinin yayılması için bir silah olarak görmüşlerdir. Sovyet
Yazarları Derneği Başkanı bir dergide şunları yazıyor; "sanat kendi
kurtuluş savaşını yapan halkların bir silahıdır. Sanatta geniş halk
kitlelerince anlaşılabilecek biçimde, bilgi ışığını ve yeni, ilerici
fikirleri anlatacak kuvvet vardır. Rönesans’tan sonra gelişim
içerisinde Sanat, Barok ve Rokoko gibi dönemleri yaşamıştır. Bu
dönemlerde heyecanın ve aşkın esas olduğu eserler verilmiştir. 1789
İhtilal inden sonra ise, sanatlarda bazı etkilenmeler olmuştur. Tarihin
karanlık çağlarından tarım kültürüne, tarım kültürlerinden de bu döneme
değin sanatın aristokrat zümrelerin ve din kurumlarının hizmetinde ve
değişen dünya görüşlerine paralel olarak yeni biçimlere girdiği
görülür.
Bu
dönemde Tanrıyı yalnız evrenin yaratıcısı olarak kabul ediyor fakat
insanı hayatının hakimi olarak görüyordu. Yaptıkları eserlerde ahlaki
değerlere önem artıyor ve doğa manzaraları karşımıza çıkıyor. Doğanın
muazzamlığı karşısında küçüklüğe dikkat çekiliyor yani Tanrının
büyüklüğü vurgulanıyordu. Eserlerde hep ebedilik fikrini işlemişlerdir.
İnançlı sanatçıların verdiği eserler olduğu gibi, inançsız sanatçılar
da olmuştur. Fransız ihtilal inin olduğu dönemlerde yetişen Goya ne
dini kurtuluş ne gelecek için bir inanca sahip olmadı. Aile yönünden
perişan olan sanatçı karısı öldükten sonrada yirmi çocuğundan yalnız
bir tek evladı kalmıştır. Madrid civarlarındaki bir kır evine çekilmiş
yalnız münzevi bir hayat yaşamıştır. Bu yalnız hayatı içinde yalnız
cadılar, şeytanlar gibi hayalleri ona arkadaş olmuştur. Evin bütün
duvarlarını devler, öldürülen erkekler, cadılar ile boyadı. Ümitsizlik
onu perişan etti. Ümitsizlik içinde sembolleri konuşturması onun deli
damgası yemesine sebep oldu.
İnançsızlık
tablosunu ortaya koyan bir diğer sanatçı olan Van Gogh, (1853-1890) bir
Protestan papazın oğludur. Hayatının büyük bir bölümü açlık ve sefalet
içinde geçer. Kendini din ile sanat arasında bir ayırım yapma zorunda
hisseder ve sanatı seçer. Büyük bir hırsla resimler yapmaya başlar
fakat işler yine bozulur ölüm korkusuna kapılır. Sonunun geldiğine
inanır, çalışmalarına daha da bir hız verir. Ruhen bir iç huzursuzluğun
insanı kahreden ateşi içinde yanar. Bu ruh hali tablolarında da bu
şekilde yansır. Alev alev göğe yükselen serviler, yanan dağlar, sarı ve
turuncunun hakim olduğu renkleri kullanır. İnançsızlık ve ümitsizliğin
ateşiyle karga avlamak bahanesiyle birkaç gün önce boyadığı, "Kargalı
Buğday Tarlası" tablosundaki tarlaya giderek, göğsüne ateş eder,
kaldırıldığı hastanede ölür.
Bu şekilde korku içinde yaşayan bir hayat tarzı bir çok ünlü ressamda görülür. Bunlardan ikisi Roussean ve Baudelaine'dır. Türklerde
ölüm düşüncesinin sanata etkisini iki grup içerisinde ele almak
mümkündür; İslam öncesi ve İslami dönem olmak üzere.. İslam öncesi Türk
kültüründe ölümü karşılamaya dönük çeşitli figür ve şekiller vardır.
Ölüm ve sonrası ile ilgili inançlar Türk sanatına çeşitli eserler
kazandırmıştır; kurganlar, balballar (dikilitaş ve
heykeller), anıtkabirler (kümbet ve türbeler) bunlardandır. Göçebe
toplulukları halinde yaşayan Türkler, uçsuz bucaksız otlakların ve
bozkırların içerisinde hareket halinde oldukları halde, sabit olarak
bıraktıkları tek şey ölenler için yapılan kurganlar ve mezarlardır.
Bugünün bilimsel çalışmaları, o zamanki atlı göçebe kültürünü, Türk
topluluklarının yaşantılarını, inançlarını bu kurgan ve mezarlardan
öğrenmektedir.
Hunların
yerleşik oldukları bölgelerde yapılan kazılar sonucunda, evcil
hayvanlar arasında, atın ön planda olduğu görülür. Kurganlarda atların
gömüldüğü bölümlerde, eğer koşum takımları, eğer altı örtüleri ve
atlarla ilgili zengin malzemeler ele geçmiştir. Bu bulgular Hun
Türklerinin inançları hakkında bilgi edinmemize yardımcı olmaktadır.
Zira ölen kişi ile birlikte atının da gömülmesi, ahirette yine ona
sahip olma duygusundan kaynaklanıyor. Burada dikkat edilmesi gereken
nokta inancın sanata yansımasıdır. Bugün Hun mezarlarından çıkan
yüzlerce at koşum takımları, o zamanki Türklere ait giyim, kuşam
şekilleri, kullandıkları örtü ve halılara kadar, bu kurgan
(mezarlardan) öğreniyoruz.
Hunlardan kalan bu buluntular bugün dünyanın çeşitli müzelerinde sergilenmektedir. Göktürklerde
de Hunlarda olduğu gibi ölümden sonraki hayatın varlığına inanıyorlar
bu inancın bir yansıması olarak, öldükten sonra hizmet etmesi
hizmetkârlarını ve atlarını da gömüyorlardı.16 Mezarların başına,
kendilerine hizmet etsin diye- hayatta iken öldürdükleri düşman sayısı
kadar balbal adı verilen şekillendirilmiş taş dikiyorlardı. Dirilişe
inanıyorlardı ve Cennet-Cehennem fikirlerine sahiptiler. Yapmış
oldukları heykel ve süslemelerinde, inanca ve ahirete yönelik sembolik
ifadeler yer almaktaydı. Örneğin Kültigin mezar külliyesinde 3.75
boyundaki anıtın altında kaide olarak Kaplumbağa heykeli konulmuştur.
Kaplumbağanın temsil ettiği anlam ise, 'uzun ömür ve kötü ruhları
uzaklaştırmaktır.
Uygurların
zengin sanat tarihi ile ilgili devirlerini anlatmaya çalışırken de hiç
şüphesiz onların dini durumlarını ele alalamazlık edemeyiz. Çünkü sanat
eserlerinin, plastik sanatların bütünü dini konulara bağlı olarak
yapılmıştır. Diğer Türklerden farklı olarak resmi dini Mani olarak
kabul eden Uygurlarda da ahiret inancının olduğunu ve bu dinlerini
yaymak için minyatürlü resimlere ve yazma eserlere önem verdiklerini
görürüz.
Türklerin
geçmiş yaşantılarına, milli bünyelerine uygun olan İslamiyeti kabul
etmeleriyle birlikte, tarihte dev ve uzun süreli imparatorluklar
kurmuşlardır. Kendi istekleriyle İslamiyeti kabul eden Türkler, bu yeni
din içinde tamamıyla Asya'da orijinal büyük bir sanat geliştirmişlerdir.
İnsanlık
tarihinde etkin değişiklikler genellikle dinlerin tesiriyle olmuştur.
Türklerin İslamiyeti kabulle başlayan değişiklikleri de kaçınılmazdır.
Kültür, gelenek ve sanatta bu değişimi açık bir şekilde görmek
mümkündür. Ölüm gerçeğinin sanata yansıdığı en bariz örneklerden
olan türbeler ve mezarlar, İslamiyet ten sonra da dikkatle izlenmesi
gereken anlamlar taşımışlardır. Türkler öyle muazzam türbeler inşa
etmişlerdir ki, dünya sanat tarihinde önemli bir noktayı koymuşlardır.
Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular ve Osmanlılardaki bu türbe mimari
formlarında dikkat çeken bir özellik üst örtünün ya konik şekilde veya
kubbe biçiminde olduğu görülür. Bu konik veya kubbe biçiminin, kökleri
ise İslamiyet’ten önceki Türklerdeki çadır geleneğine kadar uzanır.
Türklerde ölülerin ilk mezarları hiç şüphesiz kendi çadırları idi. Bu
yüzden Türklerin yerleşik hayata geçmelerinden sonra mezarları ister
kerpiç, ister tuğla ister taş konstrüksiyon olsun çadır biçimlerini
korudukları dikkatten kaçmaz. Selçuklularda "kümbet", Osmanlılarda
"türbe" adını taşıyan bu mezar yapıları geleneksel çadır kalıplarını
taşır.
Türkler
ölüye o kadar önem vermişlerdir ki, sadece önemli kişilerin mezarları
değil, sade vatandaşların bile mezarları sanat tarihinde önemli bir
yere sahip olmuştur. Müslüman Türkler İlahi mesajın "Küllü nefsin
zaikatü'l- mevt" (Bütün nefisler ölümü tadacaktır.) hakikatini mezar
taşlarına aktararak insanlara ibret yüklü nasihatler vermek
istemişlerdir. Mezar taşları diğer bütün sanat dallarına göre örf ve
adetlerimizi daha fazla yansıtan kültür malzemeleri olarak karşımıza
çıkar.
Çünkü
ölüm insanların bağrını kavurmakta, onlara o denli acılar vermektedir
ki kişi eski inanç ve gelenekleriyle, öldükten sonraki hayatını
düzenleme çabasına girmektedir. Mezar taşları üzerine yazılan
hadislerde insanların ölümden korkmamaları ve her nefsin bir gün ölüm
acısını tadacağı vurgulanır. Mezar taşlarındaki çeşitli figürlerin
özel anlamları vardır. Mesela bazı mezar taşlarında kandil figürü göze
çarpar. Bu kandillerin karın kısımlarında Allah yazısı vardır. Yani
kandil Allah'ı sembolize etmektedir. Yine mezar taşlarında görülen
şamdan ise ölenin ruhunun başka bir aleme yükselmesini temsil eder.
Mezar taşlarımızdaki bir başka figürde servi ağacıdır.
Bu
ise sonsuzluğun ve doğruluğun timsali olarak yapılır. Sadece mezar
taşlarında değil, bir çok mimari eserlerde vazgeçilmez bir motif de
hayat ağacıdır. Uçlarında haşhaş motifi bulunan bu figür ebedi uykuyu
sembolleştiren ve ölenin ruhunun göğe yükselmesi gibi anlamlar içerir.
Sonuç Tarih
boyunca insanların karşılaştıkları en büyük hakikat ölüm olmuştur.
Hayatın birçok problemlerine çare bulunduğu halde ölüme çare bulmak
mümkün olmamıştır. Her kültür kendine göre bir ölüm yorumu
geliştirirken, bunlardan bir kısmı, semavi mesajlardan yararlanırken
bazıları beşeri mülahazalarla bir yorum getirmiştir. Bu algılayış
biçimleri de tabii olarak o toplumların sanatlarını etkilemiştir. Sanat
tarihi çalışmaları aynı zamanda insanların ruh dünyalarının anlaşılması
çalışmalarından başka bir şey değildir. Bugün sanat eserleri
incelendiği zaman ebediyeti arzulayan çalışmaların ya da ebediyet
formasyonları geliştiren eserlerin çok olması, bu duygunun her çağa
hitap eden evrensel bir realite olduğunu gösterir.
(a)
&-Yasemin Yaşar'dan alıntı-&
|